-YAYINEVİ BİR BANKA MIDIR?
Feridun Andaç
Ülkemizde birçok sektörün kendince açmazı var. Ama  her sektör kendi dinamizmini yakalamak, sürekli yenilenmek, gelişebilmek için farklı disiplinler, iş alanlarıyla yakınlaşır. Daha da ötesi kendi havuzunu oluşturabilmek için başka bilgi kaynaklarına da başvurur.
Gelişmekte olan ülkeler listesinde yer alan ülkemizin bu sıralamadaki yeri epeyce aşağılarda. Ama ağaç dikme konusunda ilk 10’a girdiğimizi söylemeliyim.
Okuma-yazma oranında da aşağılardayız. Dolayısıyla yayıncılıkta da yerimiz öyle pek parlak değil!
En azından yurtdışı fuarlarında gözlediğimiz bu.
Peki, durum böyleyken; ülkemizde yayıncılığa (üstelik her türlüsüne) ilgi neden?
Bu soruyu yayıncılığa başlamadan önce de soruyordum, şimdi de soruyorum..
Kârlı bir sektör olduğu için mi?
Yoksa okuma-yazma oranımızın yüksekliği böylesi bir alandaki boşluğu doldurmaya mı yöneltiyor insanımızı?
Daha birçok soru geliyor aklıma...
Farklı sektörlerin, örneğin bankaların, turizm sektörünün bu alana ilgi göstermesini nasıl yorumlayabiliriz?
Serbest piyasa ekonomisinde herkes her konuda girişimde bulunup ticaret yapabilir. Bir engeli yok.
Henüz sektörleşebilme rüştünü kanıtlayamamış bir alanda başka yönelimlerin neler getirebileceğini de düşünüyor insan ister istemez.
Yayıncılığın sektörel kimliğe kavuşabilmesi için doğru sermaye/doğru yatırım gerekir. Ardından planlama, yetişmiş insan. Altyapısal organizasyon, dağıtım ağını kurmak...
Kendi iç işleyişini belirleyen hukuksal/ticari düzenlemelerin yapılması, mesleki birlik/dernek odalarının kurulup geliştirilmesi, var olanların yeniden biçimlendirilmesi.
Bugüne kadar ülkemizde yayıncılık küçük sermayelerle kurularak yapılagelmiştir.
Emek-sermaye gücü kendi içinde biçim almıştır. Bu açıdan gelişip büyümekten hep ürkülmüş, sektör olabilme yönünde atılabilecek adımların öncüsü olmaktan sakınılmıştır.
Bu bağlamda oluşan dağıtım birimleri de benzer sermaye gücüyle bir araya gelmiş, bu iş kör topal yürütülmüştür hep.
Zaman içinde belirli bir birikim oluşturup, bu alanda güç/sermaye döngüsü yaratabilecek ders kitapçılığı kabul görmüş; birçok yayıncı bu alanda var olmuş, kazanımlarını da sektörün dışına taşımıştır.
1930’lardan bugüne bu alanda yol alan yayınevlerinin önemlice bir bölümü; örneğin: İnkılâp, Remzi, Altın, Bilgi, Cem, İletişim, Can, Dost, İmge vb. sözünü ettiğimiz döngüde “aile şirketi” görünümünde yol alarak var olmuştur.
Gelin görün ki her biri bireysel varoluşları için yarışmış, kendi dağarcığını oluşturmuş, sektörün önündeki sorunların aşılmasında kalıcı/etkileyici çözümler üretememişlerdir.
1990’lara gelindiğinde; farklı sermaye grupları yayıncılığa el atmıştır. Özel üniversitelerin girişimi ile de (özellikle de Bilgi Üniversitesi) üniversite yayıncılığı gündeme gelmiştir.
Bu durum görünümde bir canlılık, bir açılım getirmiştir.
Temeldeki sorunların ne olduğu bilinmeden veya bunların her biri göz ardı edilerek bir yayın furyası başlamıştır.
Yapı Kredi Bankası’nın başını çektiği bu furyaya, varolan yayın geleneğini bozup katılan İş Bankası da bir anda boy göstermiş, yoğun yayın atağına başlamış, bir süre sonra da bu girişimini daraltmak zorunda kalmıştır.
Ardından Doğan Grubu, üstlendiği yayın mirasını bu alanda deneye yanıla bir yere oturtmaya çalışmış.
2002’de de benim adım atmamla Dünya Yayın Grubu yayıncılık seyrini kültürel yatırım olarak değişken kılmayı amaçlamıştır.
Her şey bu noktaya kadar güzel, anlamlı.
Konunun arka planında şu oluşum var: Yayıncı–dağıtımcı, yayıncı-kitabevi ilişkisi, okurun durumu/konumu göz ardı edilerek yayıncı-yazar ilişkisi çok öne çıkarılmış; bu alanda yayınevleri/yazarlar bir anda çok büyük paralar kazanıyor misyonunu üstlenmişlerdir veya  öyle adlandırmak  birilerinin ruhunu okşamıştır.
Bu da, henüz rüştünü ispat edemeyen bir sektörde büyük bir girdap oluşturduğu gibi; birçok yayınevinin önüne yeni sorunları getirip koymuştur.
Kendi iç disiplini, yayın ilkesi, yayın politikası, doğru dürüst yasası, mesleki odası olmayan yayıncılar kendilerine göre davranmayı “serbest piyasa”nın bir ilkesi saymış; “Atı alan Üsküdar’ı geçer” mantığını egemen kılmıştır.
Yazar transferleri, avans ödemeleri, reklam bütçeleri, menajerler, imaj yönetmenlerinden söz edilmeye başlandı bu süreçte.
Tüm bunlar “korsan yayın”ı doğurdu. “Korsan yayın”da bir zaman sonra “yasal korsan yayıncı”yı çıkardı karşımıza.
Otuz yıllık yazın/kültür/yayın birikimimle bu dönemeçte Dünya Kitapları’nın yayın yönetmenliğini üstlendim.
Yaklaşık iki yılda (Nisan 2003-Nisan 2005) yüz seksen kitap yayımlayan, 54 yayın dizisi, 2006-2007 programı şimdiden oluşmuş bir yayınevinin kuruluşunu gerçekleştirdim.
Burada, elbette ki Dünya Grubu’nun sermayesi, yayıncılık işletme altyapısının hazır oluşu belirleyiciydi.
Benim düşüncede var ettiğimi Dünya Grubu sermaye/insan kaynağı olarak destekledi.
Ve bugüne gelindi.
İlkeli bir yayıncılık, sürekliliği/kalıcılığı olan bir yayın anlayışı çıkış noktamdı.
Konuşulan her yazar/çevirmenle yayımına karar verilen kitabın sözleşmesinin yapılması, editörünün seçimi, yayın programına alınan kitabın hazırlık sürecinin başlaması...
Editörü, sanat yönetmeni, fotoğraf direktörü, kendi özel kütüphanesi, arşivi olan bir yayınevi iki yılda kotarıldı.
Üç ayda bir yayımlanan, işin mutfağını yansıtan “Satırarası” yayın bülteni 10. sayısına erişti.
Bütün bunlar iyi güzel. Üretilen kitabın satış, dağıtım ayağına baktığınızda, karşınızda hiç de iç açıcı bir durum yoktu.
“Çok satan” denebilecek bir-iki kitabın satış seyri yüzümüzü güldürmeye yetmiyordu.
Çünkü, büyük sermaye grubunun yayıncılık sektöründeki üretimi 1000, 1500 kitapla kendini kurtaracak gibi değildi.
İşletme giderlerinin fazla olması maliyeti etkiliyordu.. Satışın hemen sıcak paraya dönüşememesi üretiminizi bir anda atıl kılıyordu.
Dağıtımın Türkiye geneline yayılamaması bizi ister istemez belli yerlerde tutuyordu.
O farklı kulvarlardan bu alana taşınanların ortaya çıkardığı ucuz/iyi/kötü/çeşitli yayınlar sağda solda mantar gibi türerken, karşınızdaki yazarınızdan homurdanmalar da uç vermeye başlıyordu kaçınılmaz olarak.
“Kitabımız iyi dağıtılmıyor!”
“Gittim Akmerkez’de bulamadım!”
“İzmir’de kitabım tükenmiş!”
“Bebek’te bulunmuyor!”
Tabii kimse Iğdır’a, Kars’a Midyat’a, Arhavi’ye, Meriç’e, Anamur’a kitabının gitmediğinden söz edemiyordu.
İyi ki de etmiyordu!
Çünkü, yayınevi ürettiği kitabı deposunda saklı tutuyordu.
Evet, bu da “Türkiye lüksü”!
Bir zamanlar adliye depolarında tutulan kitaplar, şimdi de yayıncının deposunda keyif için tutuluyordu.
Siz, ürettiğiniz kitabın bütün ödemelerini (yazar da dahil) en geç üç ay içinde tamamlıyorsunuz.
Bütün bu ödemelerin dönüşümü adım adım, bir-iki veya üç-beş yıl sonra size dönebiliyor.
Dönerse eğer! Kitapçı, dağıtımcı yerinde, zamanında öderse...
Bu manzara karşısında neden yayıncılık yapılır diye soruyorum bir kez daha.
Çünkü, gelinen bu noktada herkes, yazar dahil (hatta öncelikli) yayıncıyı bir banka gibi görmektedir.
Dedim ya ilkesi, yasası yok bu alanın. Farklı kulvarlardan buraya taşınanlar rayiçleri yükseltmiş, kendi yasalarını getirmişlerdir.
Yazarların çoğunun ruhunu okşamıştır o ilk jestler. Yoksa bu alanda nasıl boy verebilirsiniz ki; yüksek telif, avans, transfer paraları vb. ödemezseniz.
Bir zaman sonra, yazarlar da, reklamların gücüyle olsa gerek, banka seçer gibi yayınevi seçmeye başladılar.
Kimsenin umurunda değildi nasıl bir yayın politikasının olduğu; kimlerle yan yana durulabileceği, karşısında yayın yönetmeninin, editörünün olup olmadığı ne yazardı!
Çünkü önce konuşulan paraydı, son noktayı koyan da.
Günahıyla sevabıyla Enis Batur Yapı Kredi’de olumlanacak işler yaptı. Önemli bir şeyin daha ortaya çıkmasını sağladı: dışarıdan sermaye -özellikle de bir bankadan- gelirse nasıl yayıncılık yapılır; bir de yazarlar nerede/nasıl durur, ne düşünürler.... Evet, bunu da gösterdi, Batur.
Buna bir şey daha ekleyebilirim: Yayıncının yayıncı olabilmesi için öncelikle ne gerekir?
   • Kaçınılmaz olarak sermaye (ama bu bir yana),
   • Yetişmiş insan,
   • Ahlâk (bunu en başa yazmalı),
   • Kültür adamı kimliği,
   • Adam kayırmama,
   • Kalıta sahip çıkma,
   • Yeni değerleri ortaya çıkarma vb.

Aslında bunu önemli bazı yayınevleri (Örneğin: İletişim, Can, Metis) zaten yapıyordu. Yüz akıydılar yayıncılığın. Ama YKY’deki Batur deneyimi; bütünüyle bunları ters yüz ettiği gibi; yayınevinin bir postane olmadığını da gösterdi. Diğer gösterilenleri (gösterilmeyenleri) de başka bir yazının konusu yapmak gerek.
Ben de şunu ekleyebilirim, evet, yayınevi aynı zamanda bir banka da değildir. Yazarların da bunu böyle bilmesini isterim.
_____
Virgül Dergisi’nin Haziran 2005  tarihli 85. sayısında yayımlanmıştır

Arşiv :